Milli Duygu - "Ne Mutlu Türk'üm Diyene"

Sene 2003, ben henüz dokuz yaşına basmamışım, dokuzu doldurup on'a merdiven dayamamışım, sekiz bitmiş ve dokuzdan yol almışım yanılmıyorsam, varmayı umuyorum hayırlısıyla... Nedir arkadaş bu bizim millet olarak bitmek tükenmek bilmeyen yaş geyiğimiz? Sekiz işte, net.
Bizim baba tarafı olarak tam kadro halamlarda buluşmuşuz, tabi o zamanlar bu mümkündü. Eski zamanlar güzeldi ya, ne yıllardı. Eurovizyon diye bir olay izleyecekmişiz, herkes onu konuşup bekliyor, ben birşey anlamıyorum. O gün nasip oldu bize tanışmak. Oylamalarda herkes o kadar heyecanlı ki, zaten o ortamda normal şartlarda bile insancıl bir frekansta konuşulmuyor, herkes en çok benim sesim duyulsun tribinde, o gün herkes birbirine birşey söylüyor ama bir kişinin bile ne söylendiğinden haberi olduğunu sanmıyorum. Kendi söyledikleri dahil. Benim anladığım tek şey var, o da 'bizim' şarkı en iyisiymiş, 'bizim' kazanmamız gerekiyormuş. İyi de, televizyonun sesi diğer şarkılarda kısıktı, siz dinleyip mi geldiniz? Bir ara kendimi bize on ikiyi vermeyen her ülke temsilcisine söverken buluyorum. Müthiş bir duygu. Nasıl vermezsiniz ulan pezevenkler! 

Eurovizyon'lu ilk senem ve kazanan bir 'biz' var ortada. Benim zihnimde Türkiye 100%'le yürüyor. En büyük Türkiye! Milli duyguyu ilk olarak o gün hissettim ben. İçimdeki futbol aşkı henüz kabarmadığı için 2002 senesinin dünya kupasına dair hatırladığım tek şey abim ve babamın beni yaşım gereği arabada bayrakla turlamaya götürmedikleri an. Bayrak kocamandı! Çok kıskanmıştım. 

Bir sonraki sene, 2004, aynı mekan ve aynı insanlar, aynı yarışmayı izliyoruz. Bu kez temsilcimizin şarkısını haftalar öncesinden dilime dolamışım. Athena sahne aldığı an açtık kuzenlerle camları, televizyon da son ses, "Avanavidivap" diye böğürüyoruz nakaratı dışarıya. Bu tarif edilemez bir duygu. Bir 'biz' varız, yüce Türkler olarak, bir de 'diğerleri'. 



İlkokuldaki tenefüsleri hatırlıyorum da, her seferinde maç, her defasında "Almanlara karşı Türkler" diye bir cümleyle başlayan. Düdüğümüz yoktu, cümlemiz vardı bizim. Çocukluğum boyunca kulaklarımda çınladı, hala duyuyorum ara sıra. Gariptir ki, Türk olmayan diğer yabancı uyruklu çocuklar hep Almanların takımında oluyordu. Yoksa gerçekten Türk'ün Türk'ten başka dostu yok muydu? Dört sene boyunca her maçı kaybettik abi ya, gururuma dokunuyordu. Ama ben hiç kazanmak için karşı takıma geçmek isteyenlerden olmadım. 

Öyle böyle geçti seneler, 'biz ve onlar' diye. Onlar kötüydü. Neden mi? Çünkü onlar bizim gibi değildi, bu yeterliydi...



Yıl 2008. Avusturya ve İsviçre'de Avrupa'nın en iyi futbol milli takımı belli olacak. Turnuvaya Portekiz mağlubiyetiyle başladık, olsun, büyük takım sonuçta. Ardından Çek Cumhuriyeti. İki-sıfır geriye düşüyoruz, kahroluyoruz. Bu ne biçim takım! Sonra önce Arda, ardından da iki tane Nihat çakıyor bunlara. Dünyanın en iyi kalecilerinden Petr Chech perişan. Olacak tabi! Türkiye'yiz oğlum biz! 

Ev sahibi İsviçreyi de, yine önce geriye düştüğümüz bir maçta devirince tur atlıyoruz. Dünya basını bizi yazıyor. "Come Back Turks" diye anıyorlar. Geldik işte la, burdayız (Şaka). Öyle gururlanıyorum ki okudukça. Çeyrek finaldeyiz, rakip Hırvatistan. 
Doksan dakkaya sığamayan maçın son uzatma anlarında gol yiyoruz. Ne işin var oralarda be Rüştü? Ne gerek var bunca ilkokul bebesini haklı çıkarmaya? Ben, gözlerim hafif sulu yerde televizyon karşısında otururken, abim kalkıp banyoya kapatıyor kendini. "Dur, daha var" diyorum arkasından. Daha varmış da gerçekten... Her yerinden öpülesi Rüştü, Semih, Gol! Ben ömrümün en büyük çığlığını atıyorum sevinçten, abim bunu duyup öyle bir gürültüyle koşuyor ki odaya, sanki önce kapıyı sonra kilidi açmış gibi bir ses. Futbolu hiç tınlamayan babam, birinci sıradan sirk gösterisi izler gibi koltukta geri yaslanmış gülerek ikimizi takip ediyor. Penaltılarda da işi bitiririz artık. Ve öyle de oluyor. Yarı final! 
Karşımızda "Alman Panzer"leri var. Ne panzeri ya, ben ömrümü bunların arasında geçiriyorum, panzer falan değiller. Mutlaka kazanmamız lazım! Uğur bizi öne geçiriyor, sevinç büyük, ama kısa süre sonra skor eşitleniyor. Bitime on dakka kala öne de geçiyorlar, ben yüksek bir stres yaşıyorum bu son kısımda. İnanmayı bırakıyorum neredeyse. Neyse ki Semih var, seksen altı'da durum iki-iki oluyor! Topun ağlara gittiği an ben kendimi balkonda "Gol be! Türkiye!" diye bağırırken buluyorum - arası yok. Nasıl ayağa kalkıp oraya koştuğumu hatırlamıyorum bile. Birden gözlerimin önü kararıyor, kafamda bir sıcaklık. Her an bayılacakmışım gibi. Bir su içip oturuyorum hemen, ayık kalmaya çalışıyorum. Ve o an: Gol. Mağlubuz. Geri Dönüş Türkleri buraya kadarmış. Alman kaleci Lehmann daha sonra röportajında "Bugün biz daha iyi Türk'tük" diye son dakikaya kadar inanarak maçı çevirme alışkanlığımıza gönderme yapacaktı. Maç sonunda en az yarım saat ağladığımı hatırlıyorum.
Ama en önemlisi, düşüp kalacaktım neredeyse oracıkta. Ne uğruna?

Sanırım o dönemler başladım ben ciddi ciddi sorgulamaya. Türk, Kürt, Alman. Gavur, çingene. Biz ve ötekiler... Ya bırakalım şunları, yaradanın aşkına. Şarkıda, sporda, bayramda yine hoş da, olay bilinç kaybına kadar gidince kötü oluyor. 



Haber diye bir şey varmış, şu yaşlarımda okuyorum ara sıra, sinirlerimin kaldırabileceğini düşündüğüm zamanlar. Ana haber bültenlerinden bahsetmiyorum bu arada. O nasıl bir işkencedir? Biri şunu anlatsın bana. İnternetten toplanıp arka arkaya verilen kaza videoları, gasplar, cinayetler, dolandırıcılıklar, tecavüzler... Sonuna da koyuyorlar bir kedi köpek klibi, alın mutlu olun, birdaha gelin diyorlar. Burada "Gavur"ları örnek alsak iyi olur mesela. Almanların ana haberleri, günde on beş dakika ve inanın dünyanın gündemini sığdırıyorlar. Biz on saate kendimizi sığdıramıyoruz. Hoş, biz yerlere göklere sığdıramıyoruz ya kendimizi. 

Her neyse, haber diye birşey varmış işte. Takip etmek lazım. Görmek lazım. İnsanlar canından oluyor kimlikleri beğenilmediği için. Oysa kimin haberi var öldürdüğünün kimliğinden? Hangi milletten olduğunu biliyorlar, bu da yetiyor. Sevmeye de nefret etmeye de. Milliyetçi yine olalım, eyvallah da, dışlayıcı ve aşağılayıcı olmayalım. 

Bir de aşk acısını beğenmezler ya hani çok bilmişler. Öleceksem aşkımdan öleyim be. O ne öyle savaş mavaş. Ciğerlerime kadar aşk dolayım, boğulup gebereyim. İşte hep yanlış değerler peşindeyiz.. 

Şimdi birinin Türk damarı tutmadan şuna bir açıklık getirmek isterim: Ben Türk'üm, bana ısrarla "Yok sen burada doğdun buralısın" diyenlerin de bunu net bir şekilde anlamasını sağlamışımdır her zaman. Çünkü bu benim için bir aidiyet meselesi, buranın insanı bana hep 'başka' olma hissini verdi, ben sadece ülkemde, oranın insanının yanında evde hissettim kendimi. Almanca dil bilgim çok daha yüksek olmasına rağmen, hep türkçe yazıyorum. Sanırım bu dille aramdaki duygusal bir bağ olduğu için. Ben bir Türk'üm evet. Seviyorum da bu durumu, ama severim de, söverim de. Her duyguyu yerinde ve dozunda yaşamak gerek...


Ben çocuklarıma da bunları öğretmek istiyorum ilerde. Önce sevgiyi, saygıyı, aşkı. Düşünmeyi ve sorgulamayı bilsinler, ezberletmek istemem bir şey. Bakın, içinde son derece büyük bir Mustafa Kemal sevgisi olan bir Türk olarak söylüyorum bunları: Atatürk kimdir? Bence küçüklerimize,


+"Bu kim?" -"Atatürk!" +"Aferin, peki n'aptı?" -"Bizi kurtardı!" 

şeklinde anlatılamayacak ve gözlerinde Süpermen kılığında canlanmasını önlemek gerekecek kadar önem taşıyan büyük bir kişiliktir. Okadar 'Kemalist' gördüm ki, ilerleyen yaşlarında bile "Bizi kurtardı"nın ötesine gidemeyen. Ben, çocukların yaşının gelmesini bekmekten yanayım. Onlara Atatürk'ün temsil ettiği değerleri anlatıp fikirlerini tartışmaktan yanayım. Eğer düşünen bireyler yetiştirmeyi başarmışsam, onlar zaten gerekeni yapacaktır.

"Ne mutlu Türk'üm diyene", önce insan olabilmişse...

Sanırım bugün aramızda olsa, sosyal medyada siyasi görüşümüzü belli etmek yada sadece aynı görüşü paylaşmayanlara gönderme yapmak için kullandığımız sözlerini bu şekilde düzenlerdi. Ön görememiştir bence o zamanlar bazı insanın anlayamama yada aşırıya kaçma ihtimalini. Ben Atatürk'ün milletine güvendiği kadar güvenemiyorum malesef kimseye.

Bugün de olsan, biz daha iyi olurduk...






"Uyan Bak Bizim Hallara
 Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
 Nerdesin Dost"

Yorumlar