Yaradan'la Aramda Bir Mesele | Whoo-Ah!



Neredeyim ben böyle? Ne yer var, ne gök. Sonsuz bir beyaz. Nasıl geldim ben buraya? 
En son hatırladığım: Bir video yollanmıştı bana, onu izliyordum. Yine bir izdivaç programı. Birbirinden garip insanlar, türlü türlü figürler sergiliyordu. Sonra aniden başka bir ana gidiyordu görüntü, montajlanmış gibi. Teyze, amcaya "Kölen olayım" diyordu, ardından yine kıpraştıkları bölüme geçiyordu. Tekrar tekrar. Kölen olurum. Dans. Köle. Dans. Köle... Dans. 

Şu korku filmi vardı hani, bir video kaseti dolanıyordu elden ele ve onu izleyen herkes yedi gün içinde ölüyordu. Bu benim izlediğim de öyle bir şey miydi acaba? 

Filmlere çok vakit harcadığımdan olacak, bulunduğum ortamdan ölmüş ya da ölmeye yakın olduğum sonucuna varıyorum.
 Etrafıma daha dikkatlice bakınca, bir kapı kulpu görüyorum. Geçiyorum o kapıdan ve bulutlar üzerindeyim. Yani aslında duvarları görünmez olan bir binanın içindeyim ve o bina bulutların üzerinde duruyor. İlerde sırtı dönük bir adam duruyor. Onun önünde sürekli bir kapı açılıyor, üniformalı biri, neler olduğunu anlamakta zorluk çeken bir insanı adamın önüne kadar getiriyor. Sırtı dönük olan adam, o kişinin alnına bir damga vuruyor, ve ikili, ikinci bir kapıdan kayboluyor. Tekrar tuşu basılı kalmışcasına defalarca aynı olay gerçekleşiyor. 

Bir adım arkasına kadar gidiyor ve sesleniyorum,

"Sen... O'sun değil mi?"

"Evet", diyor bana döndükten sonra.

"Whoo-Ah! Al..."



"Al Pacino. Beni hangi kılıfta gördüğün, tamamen seninle, iç dünyanla alakalı. Açıkçası bu hoşuma gitti. Özellikle, beni çocukluğunda iki gözü ve ağzı olan koca bir bulut olarak hayal ettiğini bildiğim için. Tahmin edebiliyorsundur zaten, her gün fazla sayıda insan karşılıyorum burada. Kimi aşırı otoriter babası kılığında görür beni, kimine de karşı koymaya korktuğu karısı gibi görünüyorum. Benim bu konuda bir müdahalem yok. Al Pacino iyiymiş, her ne kadar şeytan rolünde hakkımda kötü kötü konuşmuş olsa da. Sanat sonuçta."
"Çok kral adam, karizması eşsiz."

"Evet, biraz özenmiş olabilirim onda."

Geyiğimiz bölünüyor, bir kez daha kapı açılıyor. Adamın biri hücum ediyor içeri, "Allahu Ekber!" diye bağırıp elinde tuttuğu küçük bir cihazın düğmesine defalarca basarak. Arkasından görevli de giriyor, beklemeye geçiyor kapıda. Bildiğimiz Dark Knight'ın Alfred'i (Michael Caine). 



"Ha!", Al gülüyor. Ve bana diyor ki, "Görüyor musun şunu? Az önce dünyada patladı aslında, ama şu an içinde bulunduğu ortamı sorgulamayı henüz akıl edemedi. Etmesini beklesek çürürüz burada. O daha yaşadığını, ve eylemini gerçekleştirmek üzere olduğunu sanıyor, üçümüz birer kafiriz şu an gözünde."
Alfred'e sesleniyor sonra, "Buna öldüğünü anlatın, ama cehenneme falan yollamayın. Terleyip kokutmasın oraları. Buralarda bir yere zincirleyin, önüne de birkaç kaktüs koyun, onları birer huri olarak görecektir. Zincirler kısa olsun, yetişemesin. Beş yüz yıl sonra gidip çözün, gerisi kaktüslerde. Ha!" 

Ve Alfred adamı götürüyor. 

"Sen ölmedin bu arada." 

"Ah, doğru. Sormayı unuttum. Neden buradayım peki?"

"Orada aylak aylak dolandığını gördükçe, inan temelli almak istiyorum seni. Ama başıma dert olacaksın..."

"Dert mi? Bayburt nüfusuna kayıtlı, dünyada görünmez adamın biri, koskoca Allah'ın... Tanrı? Buddha? Aaa, sahi. Hangisi doğru?"

"Öncelikle: Kullarıma karşı ağzını açmazken, benim lafımı bölebiliyorsun. Bu nasıl iş? Soruna gelince de: O kadar da uzun boylu değil. Sana yeterince ayrıcalık tanıdım karşıma alarak." 

"Soruna cevap verebilirim, ama yaradanıma psikolog muamelesi yapmış olmak istemem. Ayıp olur sanki bunları anlatmam."

"Anlat."

"Kullarına ara sıra ağzımı açmayı denediğim oluyor aslında, takip ediyorsun zaten anladığım kadarıyla."

"Evet, vardı öyle birkaç sahne."

"Doğruyu söylemek gerekirse, ki en geç senin karşındayken gerekir sanırım, ben onlardan korkuyorum. Ya da söyleyeceklerime kulak asmayacaklarından, anlamayacaklarından, en çok da değer vermemelerinden. En kötüsü bu, anlamasalar bile, aynı fikirde olmasalar da, değer vermeleri doğru olmaz mı bir insanın ağzından çıkanlara?" 

"Benden korkmuyor musun?"

"Bak, sen bile yaptın. Anlattıklarımdan birtek kendini çıkardın."

"Anlattıklarında sen yoksun ki, seni çıkarayım. Onlar anlar mı, onlar değer verir mi, onlar da onlar. Ha! Gördün bak az önce geleni. Beni anlıyorlar mı sanıyorsun? Ne yapayım yani, boş mu vereyim her şeyi ve hepinizi? Senden birtek kendin sorumlusun. Söylemek istediklerinin arkasında en önce sen duracaksın korkmadan. Bırak yine aynı tepkiyi göstersinler. Ne olmuş yani?"

"Korkmuyorum."

"Bu kadar çabuk mu benimsedin nasihatımı?"

"Hayır, senden korkmuyorum yani. Sordun ya. Şu an iyice emin oldum korkmamam gerektiğinden. Senin iki dakikada gösterdiğin ilgiye kimse layık görmedi beni."

"O kadar farkım olacak. Seni ben tasarladım."

"Tasarladın... Peki o halde ne kadar büyük bir payın var insanların yaşantısında, mutluluk ve mutsuzluklarında?"

"Sen çok uyanıksın... Ha! Burada al benden merak edilen cevapları, git yaz orada her şeyi biliyorum diye." 

"İnanmazlar ki." Al Pacino ve ben, gülüyoruz buna karşılıklı. 

"Şu kadarını söylüyorum sana: Özgür iradeniz var hepinizin. Bu kadarı yeterli."

"Bana bu ayrıcalığı neden tanıdın?"

"Beni en çok sen ve senin gibiler yoruyor. Zor durumda bırakacaksın günün birinde beni."

"Nasıl yani?", derken kapı açılıyor yeniden. Alfred yine birini getiriyor, Al damgasını vuruyor, ve tekrar. Dakikalarca, hiç durmuyor kapılar. 

"Cennete... Cehenneme... Cennet... Cehennem... Bunu geri yollayın, dünyada sürdüğü hayattan daha büyük ceza bulamadım henüz... Yine mi sen? Bu sefer kalıyorsun... Sen geç bile kaldın... Bırakamadın sigarayı değil mi? [...] Whoo-Ah!

Nasıl yanisi şu: Farz et ki öldün, hangi şekilde olursa olsun. Geldin ve karşımda duruyorsun, şu anki gibi değil ama. Sana da bir damga vurmam gerekiyor. Sence kararım ne olur?" 

"Tahmin edemiyorum açıkcası. Ama senin yerinde ben olsaydım, üç hayır'la aşağı kata yollardım sanırım beni." 

"Neden?"

"Kendimi iyi biri gibi hissetmiyorum. İyiler nasıl hisseder onu da bilmiyorum aslında. Tahmin benimkisi."

"Kötü biri gibi mi hissediyorsun kendini?"

"Kötü hissediyorum."

"O gün bugün olsa, vereceğim kararı merak etmiyor musun?"

"Güzel soru. Biraz evet, biraz hayır. Daha çok hayır hem de. İlk on-on beş dakikasından etkilendiğim bir filmin sonunu merak ettiğim gibi. Öğrenmek için sabırsızlanırım ama ortasını bilmediğim sürece anlamsız gelir. Ayrıca cevabını alamadığım ilk soru bu olmaz, bunlardan bir liste hazırlasam, öbür... yani bu dünyadaki yerimin ne olacağı sorusunu sonlara bile yazabilirim." 

"Bu kadar edebiyat yapmana gerek yoktu, ben yapacağım zaten şimdi. 

"Affedersin."

"Hiç olmazsa bir sorar insan, ayıp olmasın diye. Belli ki anlatacağım var, değil mi? Sor da gönlüm olsun."

"Çoğunluk öyle yapardı bence, benim de aklıma gelseydi, sorardım galiba. Aklıma gelmiyor işte. Nasıl olduğum sorusuna cevap verip aynı soruyu karşımdakine yönlendirmemem gibi bir şey. Toplumda standart olarak kabul görmüş bu tür olaylar, benim aklıma gelmiyor çoğu zaman. Hiç ilgimi çekmediğinden dolayı, ya da alacağım cevab belli olduğu için."

"Bu kadar kelime arasında, hala sormadın."

"Durduramıyorum kendimi. Dediğim gibi, böyle bşr ilgiyle ilk defa karşılaşıyorum."

"Buldun beni, sığın tabi merhametime."

"Galiba öyle."

"Senin merhametin nerede kendine karşı?"

"Kendime merhamet... Ha, bunu hiç düşünmedim. Merhamet, başkasını gösterilen bir şey değil mi?" 

"Genelde. Ama öyle bir kural yok."

"Kendimi ondan mahrum bıraktığımı mı düşünüyorsun?"

"Biliyorum... Şöyle bir geriye baksana, yaşadığın hayata. Günün birinde senin hakkında karar vermek zorunda olduğumda, çok zor durumda kalacağım böyle giderse. Ne cehenneme gidecek kadar kötülük, ne de cenneti hakedecek kadar iyilik var hesabında. İz bırakmıyorsun, yürüdüğün karlarda, yattığın kumlarda, yer sahibi olduğun kalplerde. Yaşadığının farkında bile değilsin, bilmek de istemiyor gibisin. Kendini uyuşturmuşsun, salmışsın rüzgarlara. Ama rüzgar esmiyor bile olduğun yerde. Önemi de yok zaten, doğru mu? Sen zaten beklemiyorsun onu. Sürekli hayata dahil olmak için bir olay, bir işaret, bir insan bekliyor haldesin, inandırmışsın kendini buna, ama kendini bile salak yerine koymaktan başka bir şey değil bu. En kötüsü de, sen bunların hepsinin farkındasın, umrunda değil ama. Umudun kalmamış, mutlu anlar biriktirmek için hevesin bile..." 

"Cevap?"

"Nasıl?"

"Sorunun cevabı yok söylediklerinin arasında. Yalnızca zor durumda kalacağını söyledin." 

"Kendine yaptıklarını kötülük sayar, aşağıya teslim ederim seni. Ateşlerin sana hiç olmazsa bir şeyler hissettireceğinin bilincinde, üzülmem bile belki."

Whoo-Ah!


Yorumlar